SOSYAL BİLİMLER LİSELERİ

Hayatta en hakiki mürşit ilimdir. Atatürk

  • Yazı boyutunu yükselt
  • Varsayılan yazı boyutu
  • Yazı boyutunu düşür
Anasayfa Cemil Meriç Bir Mabed Savaşçısı: Cemil Meriç

Bir Mabed Savaşçısı: Cemil Meriç

E-posta Yazdır PDF

Bir Mabed Savaşçısı: Cemil Meriç

Dücane Cündioğlu

Bir Mabed Savaşçısı: Cemil Meriç - “Şefkate susuz, hayata susuz. Hapishane, dostların ihaneti, kopuşlar, yuvarlanışlar. Tenin açlığı, ruhfilmiun açlığı ve anlaşılmayan bir kalp ve anlaşılmayan bir kafa ve anlaşılmayan bir vücut. Bir pansiyon odasındadır. Koca şehirde yapayalnız. Dehasıyla yalnız, kültürüyle yalnız, ıstıraplarıyla yalnız.”

Cemil Meriç'in İstanbul'a geldiği ilk yılları tasvir eden bu satırları, hiç tereddüt etmeksizin, nefesini verdiği son anlarının da bir tefsiri olarak kabul edebiliriz.

Ne kadar yoğun, ne kadar coşkulu olursa olsun, hatta miktarı ne düzeyde bulunursa bulunsun, okurlarının veya meslektaşlarının gösterebilecekleri hiçbir iltifat, gerçekte, böylesi bir susuzluğu gideremez, böylesi bir açlığı doyuramaz, böylesi bir yalnızlığı telâfi edemezdi. Etseydi, edebilseydi, ortada, bunca teveccüh ve iltifata liyakat kesbetmiş bir Cemil Meriç de olamazdı zaten.

Düşünmeye başladığı andan itibaren, susuzluğunu ıstıraplarıyla, açlığını yoksulluğuyla, yalnızlığını uyumsuzluğuyla, kısacası hayata ilişkin elindeki tüm tutamakları tutunamayışlarıyla oluşturan; hatta, için için ıstıraplarını, yoksulluğunu, uyumsuzluğunu besleyip büyüten bizzat Cemil Meriç'in kendisiydi; dolayısıyla susuzluğu, açlığı, yalnızlığı, kendisinin kaçtığı yaşlı cadı, çirkin acuze değil, aksine bile isteye kucağına koştuğu nazlı dilberin, kahredici cilveleriyle aşığının canına okuyan o kara meleğin ta kendisiydi.

 Cemil Meriç, ıstıraplarından zevk almayı başarsaydı, başarabilseydi, acaba o yeri göğü inleten feryad ve nârâlara ihtiyaç duyar mıydı?

Yapabilseydi, muhtemelen nârâ ve feryad yerine sükûneti tercih eder; kimbilir belki de yazmaz, yazmayı bu denli önemsemezdi. Oysa o, bütün âsarını kendisine borçlu olduğu, koca bir ıstırap okyanusunda attığı o yakıcı/yıkıcı çığlıklar aracılığıyla, inadına, 'taşra'nın nazar-ı dikkatine sundu kendisini. Istıraplarını yazı aracılığıyla, kelime ve kelâm vesilesiyle verimli kılmayı tercih etti. İfade etmeyi biricik amaç edindi, bir simyacı gibi güya avarızı cevher haline getirmek istedi. Bazı esmâ ve sıfâtı zatın yerine ikame etmek için elinden geleni yaptı. Sözün kendisini kendisine yâr edindi. Yalnızlaştıkça düşündü, susadıkça konuştu, acıktıkça yazdı bu yüzden. Öyle ki yazmak için acıktı, konuşmak için susadı, düşünmek için yalnızlaştı. Düşünürse, konuşursa, yazarsa ancak sevileceğine inandı. Ömrü boyunca başkaları tarafından sevilmeyi istedi, başkalarınca sevilmeyi bekledi. Sevildi de nitekim. Lâkin bir türlü kendisini, önce yine kendisinin sevmesi gerektiğini bilemedi. Evet, o birçok hakikat savaşçısı gibi bilmeyi sevdi ve fakat sevmeyi bilemedi.

Şiddetsiz savaş olmaz! Mabed savaşçısının birer nârâ olarak adlandırdığımız eleştiri yazıları da bu savaşa ne de erken tutuştuğunun en yetkin tanıklıkları arasında mütalâa edilmeli. “Tenkidsiz tefekkür olmaz. Tek adım atamazsın tenkidsiz” der 22 Ekim 1978'de. Hakikaten Meriç'in fikir ve tefekkür hayatı da tenkidsiz ele alınamaz. Mabed savaşçısının attığı oklardan birçok kişi nasibini almış; ancak bu kişilerden sadece dört tanesi (Hamdi Varoğlu, Nasuhi Baydar, Lûtfi Ay, Orhan Veli) kendisine doğrudan cevap vermek ihtiyacı hissetmiştir.

Böylesi cerbezeli bir mütefekkirin tenkide konu olmaması mümkün mü?

Elbette hayır! Cemil Meriç, 1970'te Tarık Buğra, 1975'te Vedat Günyol, 1978'de Mustafa Miyasoğlu, 1979'da Rasim Özdenören ve 1980'de Muhsin İlyas Subaşı tarafından muhtelif vesilelerle eleştirilecektir.

Meriç hakkında yazdığım monografik üçlemenin son kitabı Bir Mabed Savaşçısı, işte bu çetin savaşın serencâmını ele alıyor.

Belirtmem gerekirse, benim için uzun ve yorucu bir yolculuktu. Elimden geleni yaptığımı sanıyorum. Demek ki artık hayâl-haneme doğru geri çekilebilirim; hem de önsöz yerine kaleme aldığım el-Vedâ yazısının sonuna iliştirdiğim pusulayı da sizlerle paylaşarak...

- “Ömrü boyunca 'harb'i değil, 'muharebe'yi kazanmayı hedeflemiş bendenizin 'harb'in kaybedilmesinden ötürü hissesine düşen ızdırabın, yârinin içine atıldığı o büyükçe ateş ormanını söndürebilmek için ağzıyla su taşıyan küçük serçenin ızdırabından daha az olmadığı itirafını, bu buruk vedâ yazısının sonuna iliştirilmesi gereken, ve ne yazık ki bir türlü dinmek bilmeyen mevsimsiz yağmurlar yüzünden mürekkebi akmış bir pusula hâlinde, dîvanesi olduğum o metruk yolun kenarcağızına, önleyemediğim bir hüzün ve sarartmayı beceremediğim bir utanç içinde terkediyorum. Hüve'l-Bakî!”

Yeni Şafak, 11.03.2007