SOSYAL BİLİMLER LİSELERİ

Hayatta en hakiki mürşit ilimdir. Atatürk

  • Yazı boyutunu yükselt
  • Varsayılan yazı boyutu
  • Yazı boyutunu düşür
Anasayfa Cemil Meriç Otobüsteki Bilge

Otobüsteki Bilge

E-posta Yazdır PDF

Otobüsteki Bilge

Mustafa Özel

Taşrada yaşayan herkesin bir Ahmet Ağabey’i olsun isterim. O, büyük şehirdeki fakültede okusun, siz kasaba lisesinde. Size Necip Fazıl’ın bütün kitaplarını getirsin. Sezai Karakoç’un, Diriliş ve Edebiyat dergilerini göndermeyi hiç ihmal etmesin. Pakdil’i, Zarifoğlu’nu, Özdenörenler’i… onun sayesinde tanıyın. Bir de Bu Ülke’yi. Bir süre okumasanız da olur. Dilini (gerçekte muhtevasını) ağır bulduğunuzu söyleyin. Zararı yok. Nasılsa bir gün Üstad’ın Babıâli’sini okurken şöyle bir cümleye rastlayacaksınız: “Allah’ın, iç gözü görsün diye dış gözünü kapattığı sahici münevver Cemil Meriç.” Bu Ülke’yi artık okumamak olmaz. Hem, kanaviçeli yeni baskısı da çıkmıştır. Bismillah-i Teâla…

Anma yazılarında herkes biraz (belki daha çok) kendini anlatır. Bundan kaçmanın imkânı var mı? Anılan kim olursa olsun, yazılar umumiyetle şöyle başlar: “Bir kış günü, bir arkadaşımla beraber, ziyaretine gitmiştik…” Evet, aynen böyle olmuştu. Osman Birkan (şu anda MÜSİAD Bursa şubesi başkanı) ile beraber kendisini Boğaziçi Üniversitesi’nde yapılacak “Tanzimat ve Türk Musikisinin Meseleleri” toplantısına davet etmek üzere Göztepe’deki evine gitmiştik. (1976/77 ders yılı olsa gerek.) Bir ara Osman’a “Sakson Köleleri”ni okutmak istedi. Osman daha kitabı açmadan ben girizgâhı ezberden okudum. Beş altı yıl süren bir dostluğun revakı oldu bu.

Okuldaki “sosyal demokrat” arkadaşlarla zaman zaman ziyaretine giderdik. Ruhi Tunçer’i çok tutmuştu. Enis Berberoğlu ile “Yumuşak” Mustafa’yı ve dayısını da (DİE eski başkanı Prof. Orhan Güvenen). Bankada çalışırken çoğu Pazar günlerim Tütüncü Mehmet Efendi Caddesi’ndeki eski ve toprağa yakın apartman dairesinde geçerdi. O haftanın dergilerini götürür, kendisine okurdum. Bazen sayfalarına notlar düşerdik. İzzet ve Cengiz Beyler gelirlerdi çoğu zaman. Arada bir Ülgener Hoca uğrardı. Recep Doksat daha sık gelirdi. Bir seferinde, içeriden yeni çıkmış bir arkadaşa “baba öğüdü” vermeye kalkınca, Meriç Hoca dayanamamıştı: “Siz ne diyorsunuz Recep Bey, insanın bütün haysiyet ve değeri isyan etmesindedir, bilhassa haksız devlete!”

Ziyaretçilerinin çoğu dindar insanlardı. Daha çok “Nurcular”. Hepsine iltifat eder, hiçbirinin dünyasına girmezdi. Birkaç ziyaretten sonra bunu apaçık görebilirdiniz. Nitekim 1982 yılında, Akademi Kitabevi’nde “solcu” aydınlarla (Vedat Türkali, Hilmi Yavuz, Emil Galip Sandalcı…) muhabbeti sırasında kendini ziyaret eden “Bizimkiler” hakkında günlüğüne şunları yazacaktır: “Dostlar geldiler, hayalete benzeyen dostlar. Coşkun, İsmail Kanlıdere, Cevat*… Hepsi de iyi çocuklar. Ama hiçbirini tanıyamamıştım, daha doğrusu hiçbiri beni tanımıyordu. Birlikte bir otobüs yolculuğu yapmıştık. Otobüsteki ne kadar bizdik? Bana gerçekten yakın olanlar bu anonim hayranlardan daha fazla, ilk defa karşılaştığım Vedat Türkaliler, Sandalcılar, Hâdi Beylerdi”

İltifata susuzdu. Bizim gülümseyerek, bazen kendimizi tutamayıp gülerek okuduğumuz mektupları çok ciddiye alır, cevap yazardı. 1982 sonlarında, Kayseri’den Muhsin İlyas Subaşı şiir kitabını göndermiş, kendisinden açıkça “icazet” istiyordu. Ben artık şair oldum, lütfen tasdik eder misiniz, demeye getiriyordu. Bir saate yakın zaman ayırıp buna uzunca bir mektup yazdırdı. Şiirde, tıpkı musikide olduğu gibi, ‘orta’nın olmadığını gayet nazik bir dille ifade etti. Şiirin nazım demek olmadığını, nazımperestliğin bir çocukluk hastalığı olduğunu belirtti. Ve üç büyük şairimiz hakkında eşsiz bir değerlendirme yaptı: “Yahya Kemal büyük bir nazım ve zaman zaman kuvvetli bir şairdir. Abdülhak Hamid içli bir şair ve zaman zaman kuvvetli bir nazımdır. Haşim hemen hemen her zaman güçlü bir şair, arada bir kusursuz bir nazımdır.”[i][**]

Aydınların çoğunu küçümser, hemen hepsinden iltifat beklerdi. Şairlerin, hak ettiklerinden fazla şöhret sahibi olduklarını düşünürdü (Bunların başında Necip Fazıl ve İsmet Özel geliyordu. Onlar hakkındaki hükümleri bu bakımdan zaman zaman insaf sınırlarını aşıyordu***). Araftaydı. Hâlbuki otobüsteki “bilge çocuklar” şairleri çok seviyorlardı ve sebep şiir değildi. “İhkak-ı hak” talebinde birleşiyorlardı. Şiir böyle bir beraberliği kolaylaştırıyordu belki. Arayı bulmak istiyordu Hoca ve taraflara eşit mesafede duruyordu. Hakları gasbedilenler ise tarafgîr olmamayı doğru bulmuyorlardı. Medine Ahidnâmesi henüz “keşfedilmemişti”.

Cemil Meriç öldü ve unutuldu. Bu kadarını hak etmemişti. On yıldır Bu Ülke dışında hiçbir temel kitabı yayımlanmadı. Yeni hükümlerinin gerekçeleri meçhul kaldı. Şu anda 30 yaşın altında olanlar için bir 19. asır aydınından farkı yok. Çocukları babalarının Araf’ın sol cenahına lâyık olduğunu düşünüyor. Ölünceye kadar Cemil Meriç adının ağızlara alınmadığı sol. Otobüsteki iyi çocuklar için yazdığı kitapların yayımlanıp yayımlanmayacağını bilmiyoruz.

Allah rahmet eylesin.

* Doğrusu İsmail Coşkun, Ahmet Kanlıdere, Cevat Özkaya mı acaba?

[i][**] Söz konusu mektubu daha sonra bankada daktilo ettirmiş, aslını Hoca’ya imzalatıp Muhsin Bey’e göndermiş, bir kopyasını da dosyaya koymuş, iznini alarak bir kopyasını da kendime saklamıştım.

*** Jurnal’in 2. cildinde İsmet Özel’e dair yazının ilk üç cümlesi ile en sondaki İngilizce ifade onun için söylenmemiştir. Zaman zaman okutturduğu notlarında, söz konusu üç cümleden sonra “İsmet Özel’e hayran” şeklinde bir ifadenin bulunduğunu çok iyi hatırlıyorum. Notları yayına hazırlayanlar, farklı sayfaları birbirine monte etmişlerdir. O yıllarda, durgunluğunun sekinete mi, meskenete mi benzediği; sönmüş bir yanardağ mı, bir kaya parçası mı olduğu pek belli olmayan başka biri olmalı. “Müeddep” biri.

13 Haziran 1995, Yeni Şafak